Tedarik zinciri yönetiminin 21. yüzyılda değişen yüzü...

29 Nisan 2011 Cuma


“Amacımız, masaüstü bilgisayarlarından bilgi-işlem merkezine kadar, bir firmanın tüm bölümlerini birbirlerine bağlamak: ofis, fabrika, laboratuvar, mühendislik bürosu. Önerimiz, sekreterinden yöneticisine, depo memurundan genel müdürüne kadar bir firmanın tümünü baştan aşağıya tek bir ağ içinde bir araya getirmek.”

Yukarıdaki sözler, 1979 yılında Digital Equipment Corporation (DEC) firmasının kurucusu ve yöneticisi Kenneth Olson tarafından söylenmiş. Bir yandan tedarikçilerin, üreticilerin, dağıtım ve satış firmalarının dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar sanal bir ağ ile birbirlerine bağlanmaları, öte yandan, bu bağlantıların, en büyüklerinden en küçüklerine kadar tüm bilgisayarları tek bir ağ içinde yüzleştirebilen VAX teknolojisi... Bugün strateji danışmanlarının, ‘networked organization’ diye adlandırdıkları sanal firma fikri, demek ki bundan tam 25 yıl önce ortaya atılmış. Henüz ‘tedarik zinciri yönetimi’ diye bir kavram ya da internet diye bir altyapı teknolojisi icat edilmeden.

Belki de bu örnekten yola çıkarak, söyle bir sonuca varabiliriz: bugün, tedarik zinciri yönetimi çerçevesinde tartıştığımız fikirlerin hiçbiri yeni değil. Akademisyeninden danışmanına, lojistikçisinden endüstri mühendisine dek hepimiz, eski söylemleri, eski fikirleri, yeni adlar altında yeniden piyasaya sürüyoruz. Gerçekten de 21. yüzyılın tedarik zincirlerinde yeni hiçbir konsept yok mu?

Evet, Internet’imiz var. Ona ulaşmak için bile yıllar önce DEC tarafından tasarlanan Ethernet teknolojisini kullanıyoruz. Peki başka değişen ne? Pazarların küreselleşmesi, müşteri isteklerinin artması, ürün çeşitlerinin çoğalması, ürünlerin yaşamlarının gittikçe kısalması, daha kaliteli daha üstün nitelikli ürünlerin hep daha ucuza mal edilebilmesi... Bize göre tüm bu sorunlar (Challengers) Alfred Sloan’in General Motors’da ürün çeşitliliğini kapsam ekonomisini kullanarak, Henri Ford’un ölçek ekonomisine dayanan T modelini yenmesinden beri var. O günlerden beri toplam kalite yönetiminden tam zamanında üretim sistemlerine dek değişik adlar altında hep daha iyisini, değişik çeşitleri hep daha ucuza tüketiciye sunmak için çabalıyoruz.

Değişen başka bir şey yok mu? Ken Olson, yukarıdaki sözleri söylerken, DEC yaklaşık 100 bin kişiyi bünyesinde barındıran bir şirketti. Bunun neredeyse üçte biri (yaklaşık 30 bin kişi) 108 değişik ünitede üretim alanında çalışıyordu. Bugün ise, özellikle elektronik sektörünün yıldızlarına, örneğin Cisco’ya, baktığınız zaman, üretimde büyük ölçüde bir dış kaynağa yönelme (outsourcing) gözlemliyoruz. Yalnızca elektronikte değil, daha bir çok sektörde de, üretim maliyetlerinin en aza indirilmesi amacıyla, yatay olarak entegre edilmiş düzen terk edilip, yerine büyük ölçüde dış kaynaklara dayanan bir “outsourcing” modeli yerleştiriliyor.

Bu düzen belki maliyetleri düşürüyor, esnekliği artırıyor, yeni pazarlara girmeyi kolaylaştırıyor ama, beraberinde de açılanması gereken çok önemli bir konuyu gündeme getiriyor: tedarik zincirini oluşturan bu bağımsız firmalar arasında eşgüdümün sağlanması. Bundan 100 yıl öncesine baktığımız zaman, Henri Ford’un gerçekten de demir madenlerinden oto galerilerine dek tüm üretim ve dağıtım şebekesini tek elden yönettiğini görüyoruz. Tek yönlendirici olarak Ford, kısıtlı kaynakların hangi etkinliklere yönlendirilmesi gerektiğine tedarik zinciri bazında karar verme sansına sahipti. Böylece, açıkça belirlenmiş bir emir ve komuta zinciri içinde Ford, pek çok üretim yeniliğine imza attı. Bugünün sistemlerine baktığımız zaman, dış kaynağa yönelmenin bu açık emir-komuta zincirini ortadan kaldırdığını görüyoruz. Bu yeni ortamda, tüm tedarik zincirini göz önünde bulunduran merkezi bir karar organının yerini, birbirinden bağımsız yalnızca kendisi için en iyisini yapmaya çabalayan rasyonel ekonomik aktörlerin aldığına tanık oluyoruz.


Böyle bir oluşumda eşgüdüm daha da zorlaşıyor. Bir tedarikçi için uygun koşullar, müşterisi olan bir üretici için çekici olmayabiliyor. Bir perakendecinin vermek istediği müşteri servisi, üretici firma için altından kalkması güç bir mali yükü de beraberinde getiriyor. Çelişen çıkarlar, birbirinden farklı amaçlar, eşitsiz risk ve kazanımlar, tedarik zinciri içinde eşgüdümü zorlaştırıyor. Eşgüdüm yokluğunda da müşteri isteklerini zamanında ve ekonomik bir şekilde karşılamak olanaksızlaşıyor.

Eşgüdümün sağlanabilmesi için bugüne dek çok çaba gösterildi. Örneğin, perakendecilik sektöründe ECR (Efficient Consumer Response – Etken müşteri Tatmini) ve onun türevi CPFR (Collaborative Planning Forecasting and Replenishment), tedarik zincirini oluşturan firmalar arasında işbirliğini kolaylaştırıcı süreçler ve yaklaşımlar üretmeye çabalıyor. RosettaNet, bu işbirliğinin zahmetsizce gerçekleştirilebilmesi için gereken araya zilim (interface) süreçleri üzerinde çalışıyor. Internet yeni olanaklar sunuyor. ERP (enterprise kaynak planlaması) sistemleri bilgiye erişmeyi kolaylaştırıyor.

Ancak henüz istediğimiz yere gelebilmiş değiliz. Eşgüdüm zorluğunu tedarik zincirini oluşturan firmalar arasında güven eksikliğine bağlamak galiba en kolay yol. Hatta bunu sağlamak için değişim yönetimi (change management) yaklaşımını salık verenler de çok. Ancak sorun çok daha basit: kişiler gibi firmaların da kendi çıkarlarıyla örtüşmeyen işleri yapmalarını bekleyemeyiz. O nedenle, asıl yapılması gereken bir tedarik zinciri içinde yer alan firmaları birbirleriyle işbirliği yapmaya özendirecek yaklaşımlar, teşvikler geliştirmek. Amacımız gerçekten de 11 yıldız futbolcuyu renklerimize bağlamak, ancak geliştirilecek bir oyun planıyla da bu 11 yıldızın yalnızca kendi kariyerlerini geliştirmek için değil, takımın kazanması için didinmelerini sağlamak.

Her şeyden önce böyle bir eşgüdümün nasıl sağlanabileceğini ve eşgüdüm yokluğunda nelerin kaybedildiğini gösteren analitik modellere gereksinimimiz var. Elli yıldır merkezi karar mekanizmalarının bulunduğu sistemleri optimize eden yöneylem araştırma modelleri geçerliliklerini artık yitirmiş durumdalar. Bu durumda, ünlü matematikçi John Nash’in öncülüğünde geliştirilen, bağımsız oyuncuların hamlelerini inceleyen, oyun teorisine dayalı modelleri kullanmak gerekiyor. Bu modeller ve onların sağladığı analiz yöntemlerine önümüzdeki yazımızda eğileceğiz.

Prof. Enver Yucesan, INSEAD

Okunma Sayısı: 271 Diğer Haberler

Yorumlar

Yorum ekleyebilmek için lütfen oturum açın.